“Nükleer Dengeleme İstikrar Demektir”
Kenneth Waltz
Neorealizmin öncülerinden olan hatta başat aktör olarak ifade edebileceğimiz isim, Kenneth Waltz’tur. Foreign Policy dergisinde yer alan makalesinin ilk bölümündeki görüşleri dahilinde Ortadoğu’ya dair neorealist bir yaklaşım ile gözlemde bulunalım istedim.
2012 yılında kaleme alınmış makalenin giriş bölümde Waltz, İran’ın nükleer silaha sahip olması noktasında ortaya çıkan tartışmaların varlığından bahsettikten sonra aslında kendisinin bu durumu bir “balancing” yani “dengeleme” olarak gördüğünü ifade ediyor: “ABD, İsrail ve Avrupalı yorumcu ve politika yapıcıların çoğu, nükleer silaha sahip bir İran’ın, var olan mevcut açmazın en kötü sonucu olacağı konusunda uyarıyor. Aslında, muhtemelen mümkün olan en iyi sonuç olacaktır: Ortadoğu’da istikrarı yeniden sağlama olasılığı en yüksek olan sonuç.“
Waltz makalenin ilerleyen kısmında, İran’ın nükleer silah programı noktasındaki krizin üç farklı şekilde sona erebileceğini söylüyor.
Bunlardan ilkini, ciddi yaptırımları bünyesinde barındıracak olan ve İran’a karşı yürütülecek sert diplomasinin, İran’ı nükleer silah sevdasından vazgeçirebileceği yönündeki yaklaşımın olumlu sonuçlar doğurmayacağı yönündeki görüşü dahilinde ifade ediliyor. Buna ek olarak da daha önce nükleer silah edinmeye yönelik çalışmalarda bulunan ülkelerin hiçbirinin bu yöndeki çalışmalarından vazgeçmediklerini aktarıyor: “Bir devleti ekonomik yaptırımlar ile cezalandırmak, nükleer programını kaçınılmaz şekilde (olumlu anlamda) rayından çıkarmaz.” Birçok devletin sayısız yaptırımına ve BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarına rağmen Kuzey Kore nükleer silah üretmekten vazgeçti mi? Tahran’da, Ortadoğu gibi bir bölgede güvenliğinin nükleer silaha sahip olmakla sağlanabileceği görüşü zihinlere nüfuz etmişse, herhangi ekonomik boyutlu bir yaptırım ile bu fikrin değişmesi pek mümkün gözükmüyor. Hatta Waltz’un İran üzerinde uygulanacak yaptırımların kendisini daha da güvensiz hissetmesine sebebiyet vereceği ve bunun da aslında İran’ın fikrini pekiştireceği konusundaki görüşü bu doğrultudaki sonuçlardan ilki olarak gösterilmektedir.
Zihnimizi biraz zorladığımızda ABD’nin kuruluş yolundaki en önemli etkenlerden birisinin, İngilizlerin uygulamış olduğu yaptırım ve baskılar olduğunu hatırlayabiliriz. ABD’nin bizzat yaşayarak tecrübe ettiği bir yöntemin sonucunun, İran’a nükleer silah kazandırma yolunda bir ters etki oluşturabileceği gerçeği de aşikâr bir durum olarak karşımızda duruyor.
İkinci olası sonuç ise İran’ın nükleer silah test etme konusunda yetersiz kalması ancak bir nükleer silah üretme ve test etme kapasitesini çok hızlı bir şekilde geliştirmesidir. Bu noktada Japonya örneğini de dikkate aldığımızda, İran’ın bu konuda çok ciddi düzeyde potansiyel tehdit olarak görülmesi zorunlu bir hâl alacaktır.
Nükleer silaha tam manasıyla sahip olunamasa bile böyle bir kabiliyete sahip olunması İran içerisinde özellikle güvenlik konusunda ciddi bir kazanım olarak değerlendirilecektir. İzolasyona maruz bırakılma gibi etkenleri de bu kabiliyet dahilinde bertaraf edeceği düşüncesine sahip olabilecek İran, iç siyaset sahnesinde de ciddi kozlara sahip olabilecektir.
ABD ve Avrupa’nın direkt olarak silahlanma konusuna odaklandığını düşündüğümüzde bu kabiliyetin varlığını göz önünde bulundurmamak ciddi bir hataya düşüş anlamı taşımaktadır. Bu konunun üzerine yoğunlaşan ilk ülke İsrail oldu. Kendisinin bölgede en önemli aktörlerden birisi olması sebebiyle, İran’ın bu yönde bir kazanım elde etmesinin özellikle kendisi için pek de makul sonuçları doğurmayacağının farkındaydı. İran’ın Batılı güçlere karşı sunabileceği “silah bırakmaya” yönelik ifadelerin İsrail’i tatmin etmemesi normal bir durumdur.
İsrail’in bu yönde İran’a karşı uygulayabileceği sabotaj ve suikast girişimleri (İsrail kabul etmese de yakın zamanda bir suikast olayına şahit olduk) İran’ın, yalnızca nükleer programın kendi güvenliği için yeterli olmayacağı ve silah üretme noktasında adımlar atması gerektiği sonucunu doğurabilir.
Waltz, anlaşmazlığın üçüncü sonucunun ise İran’ın direkt olarak, var olan mevcut hedefleri dahlinde bir nükleer silahı test etmesi olabileceğini ifade ediyor. Bu noktada ABD ve İsrail tarafından, İran’ın bu yönde yapacağı çalışmalar dahilinde elde edeceği bir silahın kabul edilemez olduğu yönünde sesler işitildi. Ancak bu tür dil, tarih içerisinde önemli silahlar geliştirmeye çalışan ülkelere karşı büyük devletlerin kullandığı bir dildir. Ayrıca unutulmamalıdır ki hangi ülke nükleer silah üreterek, silahlananlar kulübüne katılsa diğer devletler onunla yaşamaya alışmışlardır.
Waltz’a göre, İsrail’in bölgede nükleer konuda bir tekel özelliğinde olması Ortadoğu’da istikrarsızlığı körükleyen etkenler arasında. Bölgedeki asıl tehdidin, İran’ın nükleer silaha sahip olma yönündeki arzusunun değil, İsrail’in nükleer cephaneliğinin boyutu olduğunu söylüyor.
Neorealistlere göre özellikle de Waltz gibi savunmacı kanadı temsil edenler açısından güç, dengede olmak için çabalar. Şaşırılacak ve üzerinde düşünülecek nokta ise Ortadoğu’da dengeleyici potansiyel bir gücün bu kadar geç ortaya çıkmış olması. Tabi bu konudaki en önemli etkenlerin başında yine İsrail ve arkasındaki onu destekleyen güçler geliyor. İsrail’in bölgedeki tekelini devam ettirebilmek adına 1981 yılında, potansiyel bir güç olan Irak’ı bombalaması, bahsettiğimiz gecikmelerin sebepleri arasında gösterilebilir. İran’ın nükleer programında çalışan uzmanlara yönelik suikast girişimleri de yine bu noktadaki İsrail faaliyetleri arasında değerlendirilebilir.