İnsan zihninin defaatle üzerinde düşündüğü ve uzunca bir zaman meşgul olduğu hususları alelade bir konu gibi görmesi söz konusu olabiliyor. Halbuki aynı mevzu birçok kişi için fitne (imtihan vesilesi) olmaya devam ediyor olabilir. Bu sebeple hakikatin ilanı vazifesinden geri durmamak icap eder. Kitabın büyük bir kısmı hep bildiğimiz, dinlediğimiz, okuduğumuz şeyler diye düşünürken, bu düşüncenin verdiği mesuliyet ile kendime geliyorum.
Rasim hocanın bu kitabı birçok farklı konuyu ele alıyor gibi gözükse de esasında tüm bu konular ve tartışmalar bir tek temel iddia üzerine kurulmuş: Müslümanca yaşamak için Müslümanca bakış ve Müslümanca düşünme. Tersi de aynen geçerli Müslümanca düşünmek için Müslümanca yaşamak.
Asr-ı Saadet’ten münferit kişilerin ve olayların bir konuda tek düstur haline getirilmesinin kolay bir genelleme ve indirgemeci bir yaklaşım olduğunu ifade buyuruyor Rasim Hoca. Halbuki Asr-ı Saadet’e bütün olarak bakıldığında birçok konuda ne kadar esnek örneklerle dolu olduğu ve tek örneğin genelleştirmeye müsait olmadığı fark edilmelidir diye ilave ediyor. Gülencilerin belki de en çok suiistimal ettiği bu mevzuyu bir sayfada izah ediveriyor yazar. Tabi bu suiistimalin en meşhur örneği Fetö, tek mücrimi değil. Fert olarak da cemaatler olarak da masum olmayanımız çok bu hususta. Zira çok kolay ve güçlü bir argüman sunuyor sözün sahibine. Bir anda kendinizi Ebu Zer el Gıfari’nin (ra) yahut Hz. Ömer (ra) karşısında bulmanız mümkün tartışma esnasında.
Rasim hocanın bazı tespitleri meseleyi tam 12’den vuran cinsten; Batının değerlerini ve sistemlerini en iyi olarak kabul ederek akıl yürütmeye başlarsak İslam’ı Batıya uydurmaya çalışmak gibi bir yanlışlığa düşmemiz kaçınılmaz olur. Buna örnek olarak demokrasinin en iyi yönetim olduğu düşüncesi ile yola çıkılırsa İslam’ın demokrasiyi bünyesinde barındırdığı yahut tavsiye ettiği gibi bir düşünceye ulaşmamız kaçınılmaz olur. Ancak ‘İslam başka düşüncelerle tevil edilmeye mütehammil değildir’. Bir diğer önemli tespiti: Yazar; bazı problemlerin kurulu düzenin parçası olduğumuz için ortaya çıktığını ifade ediyor. İslam’a ait olmayan problemlerin, İslam olsaydı ortaya çıkmayacak problemlerin İslam’ın çözmesi gereken problemler gibi gösterilmesinin mantıksızlığını tespit ediyor.
Din sınanmaz yaşanır bölümünde, ‘Müslümanın dinin bu dünyada kendine nasıl bir devlet vaat ettiğini hayal etme yerine, onun hükümlerine göre nasıl yaşayacağını denemelidir.’ diyor yazar. Bu ifadeyi İslam Devleti hayali olmayan Müslümanlar olmalıyız şeklinde anlamak haksızlık olur. Bunu camide olmayan İslamcı gençlere uyarı olarak almak uygun düşer. Zira başka bir yerde dinin bir zihin konforu aracı (yani üzerinde fikir yürütülen bir alan) olarak kullanılmasının onu bir ‘nazariye’ye sıkıştırmak olacağı ve ‘ameli’ bir fenomen olmaktan çıkaracağı ifade ediliyor. Birçok yerde bu hususa vurgu yapılıyor. Kitabın ana temalarından birisi bu diyebiliriz.
Modern dünyada Müslüman olmak, kalmak, yaşamak bu çağın imtihanlarından biri. Nasıl sorusunu ‘Müslümanca hayat, Müslümanca yaşayanların hayatını örnek almakla pratiğe indirgenebilir’ şeklinde cevaplıyor yazarımız. Abdurrahman Arslan hoca da bu konuda tek çarenin Sünnet-i Seniyye’yi hayata tatbik etmek olduğunu söylerken benzer bir cevap vermiş oluyor aslında. Bunun hayata ‘dervişçe bir yaşama adabı’yla geçirebileceğini ve bu sayede ‘hayatımızın zaruretlerindenmiş gibi görünen çoğu şeyin gereksizliğini duyumsatacak bir yaşama önerisi sunacağını’ öğreniyoruz. Bu ifade üzerinde bir lahza düşününce israftan ve lüksten azade bir hayat niyetimizin esasında daha derin bir tefekküre ihtiyacı olduğunu anlıyorum. Halbuki o çok lazımdı, beriki çok kaliteli idi, öteki bir gün gerekli olabilirdi, şu her evde bulunmalı derken zaruret kapsamına soktuğumuz birçok şeyin hiç de öyle olmadığını fark edemiyorduk.
Son olarak, ‘insan yaşamak zorunda bırakıldığı hayat tarzına karşı bağışıklık kazanmıştır ve bu hayatı tepki göstermeden ve memnuniyetle kabul edebilmektedir’ tespiti ile insanın son nefese kadar uyanık ve dikkatli olması gerektiğini aksi takdirde akan suların dalgaları arasında yitip giden kalabalıklara karışmasının içten bile olmayacağını hatırlıyoruz.