Fakirler İcat Etti, Zenginler Çaldı

Bugün bizim bildiğimiz haliyle olmasa da, tarih boyunca Çin’den Mısır’a, Orta Çağ Avrupa’sından günümüze kadar her devirde ve her toplumda bir şekilde kendine yer bulabilmiş bir oyun futbol. Evet insanlık tarihi kadar eski değil fakat tam anlamıyla geleneksel bir oyun.

9. yüzyılda Galler’de, 12. yüzyılda Fransa’da ve 16. yüzyılda İtalya’da kendi kuralları bulunan futbol çeşitleri mevcuttu. Kiminde fiziksel şiddetin sınırı yoktu; kiminde elleri kullanmak serbestti. Mesela Galler’de ortaya çıkan oyunda da herhangi bir saha ve kişi sınırı yoktu. İki farklı köy veya kasaba sakinleri bir araya gelerek birbirlerinin köylerindeki işaretlenmiş bölgeye topu göndermeye çalışıyorlardı. Belki de kilometrelerce uzunlukta bir sahadan bahsediyoruz burada. Ayrıca yüzlerce kişinin aynı anda oyuna dahil olabileceğini de unutmayalım.

Oynanış tarzı nasıl olursa olsun, değişmeyen tek bir unsur vardı futbolun oynanış amacında: “Eğlence”. Sürekli toplumsal yapılara paralel seyretti işleyiş şekli futbolun. Futbolu bir oyundan fazlası yapan olayların gelişmeye başladığı dönemler ise sanayii devrimi ile köylerden şehirlere göçmeye başlayan insanların boş zamanlarında düzenledikleri küçük çekişmelerle oluşmaya başladı. Ve aradan çok da zaman geçmeden, 19. yüzyılın sonlarında İngilizler futbolun günümüzdeki haline çok benzer şeklini kurallaştırarak piyasaya sürdüler. İşte tüm bu modernleşme ve globalleşme furyası da o zaman başladı.

Bu ilk kurallaşma ile beraber kulüpler, turnuvalar hızla kurulmaya başlandı. Hatta o devirlerde kurulan ve hala devam eden bir turnuva da mevcut; her yıl İngiliz kulüplerinin kazanmak için mücadele ettikleri FA Cup.

Bugün futbol topuyla bir cambaz gibi oynayan Güney Amerikalılar dahi bu modern futbolu ve kurallarını zamanında Arjantin’e giden Britanyalı işçilerden öğrendiler. Güney Afrika’da yaşayan İngilizler orada da kulüpler kurdu. Bu furya ile dünyanını dört bir yanında profesyonelleşme başlamış oldu.

Lakin bu profesyonelleşme elbette bu masum oyuna sadece kural getirmekle kalmayacaktı. Sadece futbol için geçerli değil; profesyonelleşen ve kendi ekonomisini oluşturmaya başlayan her olgu, zamanla içinde barındırdığı ruhu kaybediyor. Sonrasını zaten hepimiz biliyoruz, yıllar geçtikçe büyüyen ekonomi, artan oyuncu ücretleri, kulüplerin lisanslı ürünler adı altında sağladıkları ticari gelirler vs. derken artık futbol kulüpleri birer devasa şirkete dönüşmüşlerdi bile.

Bu ekonomik genişlemenin sonu ne olacak diye merakla beklenirken, 2009 yılında bir futbolcu için ödenen en büyük ücret karşımıza çıktı. Real Madrid, Cristiano Ronaldo için İngiliz kulübü Manchester United’a yaklaşık 100 milyon Euro gibi bir ücret ödedi. Artık bu futbol ekonomisi için ulaşılacak son nokta diye düşünmeye başlamıştı ki herkes, bunun sadece bir başlangıç olduğu anlaşıldı. Takip eden yıllarda bu ücret de tatminkar gelmemeye başlamıştı futbol ekonomisi için. 100, 150, 200 derken mevcut olarak bir oyuncu için ödenmiş en büyük bonservis bedeli Paris Saint-Germain tarafından Neymar için Barcelona’ya ödenen 222 milyon Euro. Fakat bu maksimum nokta mı? Elbette ki değil…

Oyunculara ödenen bu devasa gelirlerin de ardında tabii ki kulüplerin aldığı afaki yayıncı kuruluş ödemeleri, sponsorluklar gibi kaynaklar yatıyor. Artık o hale geldi ki, çocuklar sokaklarda bu oyunu oynamıyor, tam tersine ekran başında izlemek ve sosyal medyada “trollük” yapmak daha çok hoşlarına gidiyor. Günümüzde en popüler spor konumunda olan futbol, 200’ün üzerinde ülkede 250 milyonu aşkın oyuncu tarafından oynanıyor. Bu kadar büyük bir kitleye sahip olan futbolun ekonomik getirisini tahayyül edebilmek çok da kolay değil. Haliyle böyle büyük bir pastadan büyük kulüpler daha fazla almak istiyorlar.

18 Nisan’ı 19’una bağlayan gece, Avrupa’nın pastada en büyük paya sahip olan 12 kulübü bir araya geldi ve kendi liglerini kurduklarını açıkladılar. “Bu pastaya en büyük katkıyı biz yapıyoruz. E o zaman en büyük payı da biz almalıyız.” mottosuyla yola çıktı bu kulüpler ve yıllar boyu süregelen futbol kültürüne en büyük darbelerden birini vurdular. Yıllardır mücadele ettikleri, taraftarların kimi zaman tatlı-sert çekişmelerle birbirine kafa tuttuğu bu rekabetlere, artık sokaklarda nispeten daha az oynansa da herkesin evlerinde izleyerek stres attığı bu eğlenceye ve de olayın bütün kültürüne rest çektiler.

Bu olayın sonunda lig kurulacak veya kurulmayacak bilinmez ama artık herkes bu ruhun kaybedildiğini iliklerine kadar hissedecek. İnsanların bir geleneğe, bir tarihe ve özel bir kültüre beslediği sempati -taraftarlık- yerini bir nevi şirketlerin fanı olmaya bırakacak. Ya da belki de artık kimse bu spora ilgi duymayacak.

Ruhu olan olguları, kağıt parçalarına kurban etmemek dileğiyle…

4 Comments

  1. Yeni kurulmak istenen ligin mottosu “pastadan daha büyük pay almak” yerine varolan kuruluşların haklı bir yönetime sahip olmadığını söyleyerek futbolda “takımların kendi kaderlerini belirleyebilme” veyahut “futbolda takımların özgürlüğü ” gibi devrim vari mottolarla çıkmış olsalardı bu yeni ligin kurulması için daha çok taraftar ve kamoyu desteği toplayabilirlerdi. Aynı zamanda taraftarlık ofyonunu kullanabilmiş olurlardı zannımca. Kendi açımdan baktığımda da varolan süper takımların oynadığı daha kaliteli maçların seyredilebileceği bir lig olmanın yanında. Yıllardır varolan ve varlığı eleştiri konusu dahi olmayan FIFA ve benzeri yapıların dışında yeni bir yapının kurulabileceğini gösterdi. Varlıklarının nedeni sorgulandı gibi geldi. Bu da futbola iktidar olan bu tarz yapıların iktidarı sarsdı. Böylece lig kurulmasa da gerçekten ilerleyen yıllarda her alanda olduğu gibi dünya çapında herşeyin tek merkeze bağlı olma ( DSÖ, DMB) saçmalığı en azından futbolda bu şekilde birazcık engellenebilir gibi gelmekte. Konu hakkında yorumumda bir yanlışlık varsa düzeltilmesi ricasıyla…
    Elinize sağlık:)

    Beğen

    1. Kesinlikle FIFA ve UEFA da masum değil. Bu kurumların kulüpleri yaşatmak için varolması gerekirken sanki kulüpler bu kurumlar için varmış gibiler. Bahsettiğimiz ruhun kayboluşu aslında bu açıdan baktığımızda çok da yeni başlayan bir olay değil. Nitekim buradaki asıl mevzu şu; aylarca beklediğimiz o süper maçların, artık bizim için bir cumartesi akşamı maçından çok da farklı olmayacak olması. Her derbinin altında yatan tarihin para uğruna yok sayılması.
      Ayrıca şu soru dizisini de düşünmekte fayda var. Kime göre büyük bu takımlar? Şunun şurasında son 20 yılda yabancı yatırımlarla hormonlanmış Chelsea mi büyük? Yoksa yıllardır İskoçya ligine damga vurmuş, her yıl amansız bir liderlik kapışması yaşamış Celtic ve Rangers mı? Bana kalırsa ikincisi. Bunun kıstası nedir? Buraya gerçekten tarihi büyükler mi alınacak yoksa cebi büyükler mi?

      Beğen

tarık için bir cevap yazın Cevabı iptal et