Bir İstanbul Hikayesi

Bahar ayının artık son zamanlarıydı. Ramazan ayı içerisinde, bizim devlet dairesinden bozma, tavanı neredeyse iki daire yüksekliğinde olan gençlik merkezi ile yurt arasında mekik dokuyorduk. Pek okula gitmeyi seven birisi olmadığımdan mekiğin bir kısmına okulu yazmaya gönlüm el vermedi. Zaten gitmiyordum da. Bazı hocalarımı hiç tanımıyordum desem de yeridir. Soranlara da “okul benim eğitimime engel oluyor” diyordum.

Neyse. Yine, yazın bile soğuk olan gençlik merkezimizde, yalnızca erkeklerin olması hasebiyle gayet rahat bir şekilde oturarak telefonda gezinirken, gazeteci Adem Özköse abi ve ekibinin organize ettiği bir iftar programının tanıtım görseline rastladım. Bulunduğumuz yerden Konya’nın merkezine tramvayla yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun ardından vardığımız için merkezdeki programlara katılmaya biraz eriniyorduk diyebilirim. Ancak işin enteresan tarafı iftar programı Fatih Cami’sindeydi. Evet, İstanbul Fatih Cami. Direkt aklıma lisedeki edebiyat hocamın, arkadaşıyla birlikte üniversite yıllarında, İstanbul’a çay içmeye gidip döndüğünü anlatması geldi. Hocamın üniversiteyi Konya’da okuduğunu da düşününce aynı hikâyeyi farklı şekilde yazmamak için pek bir sebep yoktu.

Bulunduğumuz gençlik merkezine her gün yaklaşık yüz üniversite öğrencisi iftara geliyor ve bizim de o iftarlarda arkadaşları karşılayarak onlarla ilgilenmemiz isteniyordu. Ancak bunu benim pek yaptığımı söylemem doğru olmaz çünkü iftarlarda pek gençlik merkezinde durmuyordum. İstanbul’daki iftara gitmek istiyordum ama hikâyeyi doğru bir şekilde yazabilmek için yanıma bir yoldaş bulmam gerekiyordu. Herhalde 3 saniye filan düşündükten sonra hemen, şu an bu sitede de editörlük yapan Talha’ya haber verdim. İlk başta biraz garip karşılasa da fikir onu da heyecanlandırdı ve biletleri alarak ilk adımı atmış olduk. Tabi sonrasında böyle bir şey yapacağımızı söylediğimiz herkes problemli olduğumuzu düşünmeye başladı. Beraber gelmek isteyenler de oldu olmasına ama iki kişi gidecektik, kafaya koymuştuk. Zaten söyleyenlerin de ağız ucuyla söylediklerinin farkındaydık. İyi hadi o zaman sana da bilet alalım, dediğimizde genelde işleri çıkıyordu. Biz de aslında kırmadan reddetmiş oluyorduk.

İftar programının olacağı gün yani az önce anlattıklarımdan bir gün sonra, öğlen saat 1 gibi Konya’dan hızlı trene bindik. Bu arada hızlı trenin büyük bir nimet olduğu söylemeden de edemeyeceğim. 4-4.5 saat gibi kısa bir sürede Konya’dan İstanbul’a gitmeye vesile oluyordu. Bununla da kalmıyor varlığıyla uçak biletlerini ucuzlatıyordu. Diyorum ya büyük nimet. Neyse ikindi vaktinde indik trenden. Bizi Fenerbahçe’nin stadı karşıladı. Talha bir Trabzonsporlu olarak bundan pek hoşnut olmasa da İstanbul’a inmiştik. Bende aklımdaki hikâyenin ilk kısmını tamamlamıştım artık. Paragraf atlamam gerekiyordu.

Oruç hâli ve İstanbul’un nemiyle birlikte Fatih’e doğru yola çıktık. Havanın çok sıcak olmayışı bizim avantajımıza bir durumdu diyebilirim. Bir dizi toplu taşıma ve yürüyen merdiven yolculuğunun ardından (İstanbul’da metro ve Marmaray kullananlar ne demek istediğimi anlayacaktır) karşıya yani Avrupa yakasına geçtik. Marmaray istasyonunun bulunduğu taraftan, otobüslerin bulunduğu tarafa gidebilmek için Eminönü’nün o pis kokan alt geçidinden geçtikten sonra kısa bir otobüs yolculuğu ile Fatih’e ulaştık. Biraz da erken gittik ki Fatih’in avlusunda oturup, koşturan çocukları, cami kapısında bulunan o ağır perdeyi önce kibarca sonra var güçleriyle kaldırmaya çalışan dayıları izleyelim. Serinde, çimenlerin arasındaki banklarda otururken aklımıza bir şey geldi. Bizim kalacak yerimiz yoktu. Yani ayarlamamıştık. O ana kadar da hiç aklımıza gelmemişti. Zaten karar vereli daha 24 saat bile olmamıştı. Caminin bahçesinde beklerken, iftar programına dair hiçbir hareketliliğin olmaması da dikkatimizi çekmesine rağmen kalacak yer konusuna odaklanmıştık. Neyse birkaç yerden olumsuz yanıt aldıktan sonra Eminönü’nde bir yeri ayarladık. Artık iftara dair bir hareketliliğin olmamasına odaklanabilirdik.

Talha’ya kalk bir gezelim, arka taraflara bir bakalım dedim. Tabi büyük camilerin böyle dezavantajları da olabiliyor. Caminin diğer tarafında duranlar öbür tarafta neler olduğundan bir haber olabiliyorlar. Tüm hareketlilik bizim oturduğumuz yerin aksi tarafındaymış. Bizim oturduğumuz yerin sakinliği hoşuma gitmişti aslında. Belki de geldiğimiz yerde sürekli bir hareketlilik yaşıyor olmamızdandı. Hatta Talha görevi nedeniyle neredeyse her gün iftarda bu hareketliliği yaşıyordu. Cami bahçesindeki o sakinlik bize iyi gelmişti. İftarın verileceği alana adımlarımızı yavaş yavaş atarken gözüme birkaç tanıdık çoktan ilişmeye başlamıştı. Ancak tamamen kendimi soyutlamaya ve sakin bir şekilde iftar yapmaya odaklanmıştım. Menü de güzel olunca insan iftara odaklanıyor hâliyle. Simit, hurma ve su. Galiba bir de ayran vardı. Tam oturmuş, bir de hatıra fotoğrafı çekmiştik ki Konya’dan tanıdığımız bir isimle karşılaştık. Biz uzaklaşmaya çalışırken Konya’nın içine mi düşüyorduk? Korktuğumuz gibi olmadı.

Muhabbet, sohbetler edildi. Birkaç isim mikrofonda konuşma yaptı. İftar bitti, cami içerisinde Adem abi ile ayaküstü kısa bir sohbet ettik. Zaten birkaç hafta önce Konya’daydı, orada da biraz konuşmuştuk. Ayaküstü sohbet bize yetti. Bu arada iftardan hemen sonra Kayseri’den tanıdığım bir abi ile karşılaştık. Üçüncü cümlesi, “nerede kalacaksınız?” oldu. Ayarladık abi, dememe rağmen iptal et bizde kalıyorsunuz, dedi. İftar sonrası bizi biraz gezdirdikten, olmazsa olmaz çayımızı içirdikten sonra eve vardık. En az iki katlı bir evdi, üçüncü kat var mıydı hatırlamıyorum ama biz bir alt katta kaldığımızdan iki kat olduğuna eminim. Muhabbet ettik, üniversitede okuyan Gazzeli bir kardeşte vardı evde. Kardeşlerden bazıları ile ortak arkadaşlarımız vesaire çıktı derken gün sonunda başımı yastığa koyduğum vakit Müslümanlar arasındaki samimi bağların ne denli kıymetli olduğunun idrakine, söylemlerden ziyade bizzat erişmeyi Allah nasip etmişti. Daha önce tanışmadığımız insanların ortamında kendimizi bu denli rahat hissetmemizin başka bir açıklaması olamazdı bence.

Aslında bir günlüğüne gelmiştik ama geldikten sonra fikir değiştirerek bir gün daha kalmaya karar verdik. Sonraki gün evden ayrıldık, o kadar güven hakimdi ki aramızda, misafir eden Emin abi, evde istediğiniz gibi takılın sonra kapıyı çekip çıkarsınız, demişti. Biz evden ayrıldıktan sonra, o bölgeyi çok da bilmediğimizden önce bir Eminönü’ne gidelim sonra yolumuzu buluruz düşüncesiyle, üstünde Eminönü yazan bir otobüse atladık. Akşam yine bir iftar yapmamız lazımdı ama bu sefer Konya’dan kalkıp gelmeye değecek bir iftar programı yoktu. Gerçi iftar biraz bahaneydi, mesele yola çıkmaktı. Hemen küçük bir plan ile Sultan Ahmet’te çimlerin üzerinde Ayasofya’yı seyrederek iftar yapmaya karar verdik. Gün içerisinde gezerken denk gelen yerlerden hurma vesaire aldıktan sonra iftar vaktine doğru Sultan Ahmet’e vardık. Nerede oturabiliriz, daha ne alabiliriz gibi soruların ardından kararlarımızı verdik. Önce, tablada simit satan abi ile konuştum ve birkaç yiyecek şey ayırttım. Hatta abi sağolsun, size için ısıtırım da bunları, dedi. Abiye teşekkür ettikten sonra en yakın BİM’e telefondan baktık ve gidip oradan da birkaç şey aldıktan sonra çimlerin üzerinde ezanı beklemeye başladık.

İftarımızı yaptıktan sonra yine bir sorunumuz vardı. Kalacak yerimiz yine yoktu ama bu sefer pek de umursadığımız söylenemezdi. Emin abi kalmamızı söylemişti ama trenimiz sabah erken saatte olduğundan, Avrupa yakasında kaldığımızda yetişmemiz pek mümkün gözükmüyordu. İftar sonrası biraz daha gezdikten sonra kendimizi bir şekilde Üsküdar’a attık. İstanbul’da en sevdiğim semtin Üsküdar olduğunu söyleyebilirim. Her gittiğimde, çok kısa da olsa sahilinde bir tur atmak isterdim. Diğer birçok semte göre biraz daha itidalli bir yer olmasının da bunda etkisi var diye düşünüyorum.

Neyse, yatsı namazı için Mihrimah Sultan Cami’si ile birbirlerine bakan Valide-i Cedid Cami’sine gittiğimizde aslında orada uyumayı da planlıyorduk. Ama işler pek de planladığımız gibi gitmedi. Bir nevi alan taraması için camiye gittiğimizde Selatin Camilerinin geceleri yatsı namazı sonrasında kilitlendiğini öğrenmiş olduk. Sonrasında baya samimi olacağımız güvenlik görevlisi ile benim aramdaki ilk konuşmada soğuk rüzgarlar esmişti. Biz tam uyumak için onunla konuşurken ve ret yanıtı alırken birisi namaz kılmak için içeriye girdi. Ben de namaz kılan adam da kimseyi rahatsız etmiyor biz de içeride kıvrılınca kimseyi rahatsız etmeyeceğiz dediğimde, abiyle pek hoş ayrılmadık. Sonra baya gezip dolaştıktan, Kız Kulesi karşısında akşamdan kalma hurma ve içeceklerimizi içtikten sonra sabah namazı vakti yaklaşınca camiye doğru tekrar gittik. Bu esnada vakit geçsin diye cami ile Kız Kulesi arasında herhalde 2 kez gidip gelmişizdir. Talha ile çok kısa bir ayrılığın ardından abdest almak için şadırvana doğru yönelince, Talha ile bizim güvenlikçi abinin sohbet ettiğini gördüm. Bende sohbete dahil olduktan sonra biz hiçbir teklifte bulunmamamıza rağmen abi kendisi, ben camiyi açacağım şimdi, siz kıvrılın yatın. Namazdan sonra da çıksın herkes siz çıkmayın biraz daha uyursunuz, dedi. Ben abdest alırken şunu fark ettim. Doğru diyalog kurarak, kendimizi doğru ifade edebilmek, yapmak istediklerimizi gerçekleştirebilmek için en önemli adımmış.

Gün aydınlandı ve 250 km hızla sanki çok özlemişçesine Konya’ya geri döndük ve bende hikâyeye noktayı koydum. O zaman belki özlememiştik ama artık özlüyoruz.

Şimdi ben bu hikâyeyi neden anlattım. Bugün evde otururken neredeyse bir buçuk yıldır hiç şehirlerarası seyahat yapmadığımı fark ettim. Biliyorum benim gibi birçok insan var. Ancak benim hayatım pandemi süreciyle birlikte aslında tam tersine döndü. Haftanın hiçbir günü evde durmayan ben, neredeyse her ay İstanbul’a giden, yıl içerisinde birçok şehirlerarası seyahat yapan ben, evden markete gitmek istemez oldum. Arkadaşlarımın seyahat davetlerini genel olarak makul bir sebebim yokken icabet etmemeye başladım. Çünkü açıkçası gezmek içimden gelmiyor artık. Belki de bu, pandemi sürecinde birçok insan tarafından yaşanan bir durumdur. Ben ise bunu kendimde bir buçuk yılın ardından yeni fark ettim. Evde geçirdiğim bu hayata da alıştım ancak gezdiğim günler de yadıma düşmüyor değil. Bu yazıyı da bu yüzden yazdım. Gezdiğim günlerden bir hikâye, gezmiş kadar olmak için. Bir İstanbul hikayesi…       

2 Comments

  1. En verimsiz geçeceğini ve boşlukta kalacağımızı düşündüğümüz gecede tanıştığımız güvenlikçi abi, onun hayat hikayesi ve şahit olduklarından aldığımız çok ilginç ve bir o kadar da acı hayat dersi…

    Liked by 1 kişi

  2. Daha önce hiç İstanbul’a gitmedim. Gidip gezmeyi ama mümkünse ruhuma dokunacak manzaralara muhatap olmayı isterdim. Üsküdar’ı bu kadar özel kılan nedir merak etmişimdir hep. Hikayeniz huzur vericiydi 🙂

    Beğen

Mûtmain Hanım için bir cevap yazın Cevabı iptal et